En Çok Yorumlananlar
Sesi kalabalığın içinde azıcık çıkıyor. Sesini kimse duymuyor. Duyanlar da burun kıvırıyor. Sınıfın en sessiz öğrencisi. Ailesi onu okula göndermişler ama hiç ilgilenmemişlerdi. Sarhoş babası bir sabah, şarap şişesine ulaşmasını engelleyen kitaplarını sayfa sayfa parçalamıştı. Tek başına hissettiği anlarda kız kardeşi yanındaydı. Ama o da yalnızdı. Kendisi gibi. Kaçabilirdi, gidebilirdi. Kızkardeşini bırakamadı.
Otobüs kuyruğunda, orda burda sesi az çıktığı için, içine kapanık olduğu için önemsiz oldu. Girdiği üç beş ortamda gözlemci olduğu için görülmedi. O, kendi gözünde diğer insanlar tarafından önem verilmeyen, sevilmeyen küçük bir çocuktu. Büyüdükçe güzel kızlar da, işverenler de ona aynı davrandılar. İtilip, kakılıyordu. Kimse onun koşullarını bilmiyordu. Kimse onu dinlemiyordu. Çığlıklarını serbest bıraksa kalabalıklar belki kulaklarını tıkayacaktı. O ise içinde tutuyordu.
Başkalarından zayıf olduğu için hakir görülüyor, hakarete uğruyordu. Büfedeki garson önce gelmesine rağmen en son onun siparişini alıyor, otobüse binerken şişko kadın dirseğiyle onu itiyor, gözlerine bakmaktan kendini alamadığı güzel kızın yanındaki erkek onu itekleyip önüne geçiyordu. O sanki yaşamıyordu. Görünmez miydi? Hayalet miydi? Onu diğerlerinden farklı kılan neydi? Onun da aynı hırsları, aşkları, hayalleri, hakları vardı. Onun bunları yaşama geçirme, dile getirme şansı hiç olmamıştı. En başından beri. Zaman geçtikçe, büyüdükçe içinde yaşadığı toplumla arası gittikçe açılıyor, fark kapanamaz bir hal alıyordu. Geriye düştüğünü biliyordu. Geriye düştükçe hayat zorlaşıyor, iyilikler ölüyor, çocukça hisler yok oluyor, kendini tanımakta zorlanıyordu. Günler, yıllar geçtikçe bir kapı bularak, bir ışığı izleyerek aydınlığa çıkma umudu da azalıyordu. İlkokulda girebildiği birkaç derste ona öğretildiği gibi içinde yaşadığı toplumun bir parçası değildi.
Bir gün elindeki çiviyle, sabah kendisine küfreden market sahibinin arabasını çizdiğinde bir şeylerin kötüye gitiğini biliyordu. İlk kez kötü bir şey yapmıştı. İlk kez bir şeye, birine zarar vermişti. Onu suçlamak, aşağılamak kolaydı. Onu dinlemek, anlamaya çalışmak ise zor olan ama gerekli olandı.
Birkaç yıl sonra sokaklarına yeni taşınan bir adam ona bir hikaye anlattı. Dünyada haksızlığa uğrayan insanların hikayesi. Adam da, onu dinledi. Adam, ona bir değer yükledi. Kendini önemli hissetmesini sağladı. Yeni arkadaşlarıyla tanıştı. O kadar çok ortak noktası vardı ki yeni arkadaşlarıyla. İçlerinden biri küçük, belki de çok az insanın adını telaffuz edeceği fakir bir köyde, derme çatma bir evde doğmuştu. Ailesi, haksız bir savaşta öldürülmüş, evleri yıkılmış, göçe zorlanmışlardı. Büyük şehre yolu düştüğünde ise yapayalnızdı.
Hele içlerinde sade, duru, güzel bir kız da vardı. Gözlerinin feri gitmişti, hareketleri donuktu ama güzeldi. Saftı. Doğaldı. O da yalnızdı. Nükleer bir araştırmada yaşadığı köydeki herkes, şehirde kendilerine yapıldığı gibi önemsiz görülmüştü. Dünyanın iyiliği için yapılan deneylerde köy halkı zarar görmüştü. Dünyaya geldiğinde vücudunda kapanamaz yaralar vardı. Onlarla yaşamayı öğrenmişti. Ama öğrenirken toplumun gerisine düşmüş, yabancılaşmış, yok sayılmıştı. Ne kadar istese de geri dönemiyordu. Yeni arkadaşlarının yanında hiç etek giyemedi. Bir kez küçükken giydiğinde insanların bacaklarına nasıl aşağılayarak baktıklarını hiç unutamadı. Oysa onun suçu değildi.
Aralarında başarılı olanlar da vardı. Üniversitede okuyan, akademik başarılara imza atmış, birkaç adım öne çıkmayı başarmış. Gerçekte onlar da, onlardandı. Sesleri kalabalıkta yok olup gidiyordu. Güçlü olan, güçsüzü dinlemek bir yana tahammül edemiyordu. İçi boş kavramları kullanarak önlerine konan bilimsel kanıtlar, araştırmalar kocaman istatistiki yalanlardı. Sadece, eylemleri haklı çıkartacak, kibrit evler gibi zayıf.
Zaten ne zamandan beri ?hak? sözcüğü doğru anlamında kullanılıyordu ki. Şehirlerde semizleşen, güvende yaşayan kalabalıklar ?hak? kavramının içini doldurmakla meşguldüler. Hayvan hakları, sigara içmeyenlerin hakları, sigara içenlerin hakları, sporcu hakları, dişçi hakları, etini yağlı sevenlerin hakları… Onların dünyasının dışındaysa hala tek bir hak vardı aranan ama bulunamayan, ?insan hakları?. İnsanca yaşama hakkı. Yağlı yağsız değil bir dirhem eti bulma hakkı, gece rahat uyuma hakkı, sabah yaşıyor olabilmek hakkı, ailesiyle yaşama hakkı, yatağından sürüklenip çıkartılmama hakkı, işkence görmeme hakkı… Şehirlerde, parlemento binalarında ise gözler sanal körlükle bakıyordu. Yanıbaşındakini bile göremeyecek bir körlük. Çok uzakta sandığı, görmediği için kendini huzurlu sandığı,? insan haklarını? arayanlar yanı başlarında, içlerinde olduğu halde görmüyorlardı. Metroda bir köşeye sinmiş göçmen, lokantanın önünde kuru ekmeği ısırmaya çalışan çocuk, elinde tineriyle yolda dolaşan genç, elinde pankartıyla kendini meclis demirlerine bağlayan genç… Küreselleşme böyle bir şeydi, sınırların kalkması buydu. Dünyanın neresinde bir şeyler yanlış gidiyorsa, sonuçları her bölgeyi etkiliyordu. Domino teorisi. Kanserli bir hücre beden için ne demekse, işte o…
Arkadaşlıkları güçleniyordu. Mahallelerine yeni taşınan adam onlara değer veriyordu. En azından onlar öyle biliyordu. Birkaç yıl geçtiğinde inandıkları, uğrunda mücadele ettikleri bir şey vardı. Nasıl olmuştu onlar da pek farkında değillerdi. Ama ait oldukları bir yön, taşıdıkları bir kimlik onları sarmıştı. Bazen durup düşündüklerinde dışarıdaki dünyanın onları dinlemeyeceğini, onları birleştiren adamın ise en azından onlara bir kimlik kazandırdığını biliyorlardı. Günler yıllar geçtikçe değişiyorlardı. Aralarından bazıları kendilerinden olan insanlar içinde öne çıkarken, ilk kez alkışlanıyor, övgüye layık görülüyor, saygı duyuluyorlardı. Varsın otobüsteki kız onu aşağılasındı, varsın hor görülseydi, onun inandığı ve uğrunda yaşadığı bir yolu vardı, diğerlerinin anlamadığı. Hem onlar başlatmıştı ?diğer? kavramını. Daha küçükken tecrit etmişlerdi onları. Hatta ailelerini, hatta ülkelerini…
Dünyanın dört bir yanında onlar gibi binlerce, on binlerce insan vardı. Kimisi ölümden sonra cennete yer alacakları için, kimileri yeni haksızlıkların önüne geçerek yeni nesillere dünyada bir cenneti bırakabilmek için, kimi kendilerini hor görenlerden intikam alabilmek için yürüyorlardı. Her grubun farklı bir ülküsü, farklı bir yolu vardı. Ama neden aynıydı. Sesi az çıkanların, sesi hiç duyulmayanların, yok sayılanların kendi varoluşlarını isptalama arzusu. Sokağın sonuna kadar kovalanan ve kaçış yolu kalmayan kedinin son çare olarak pençelerini göstermesi…
Bir sabah önemli bir görev için hazırlandılar. Tanrı ölmelerini emrediyordu. Daha güzel bir dünya için, iyileri, inananları korumak, kötülere ders vermek için öleceklerdi. Bu bir şandı, şöhretti. Yıllar önce mahalleye taşınan adamın, yıllardır anlattıklarının bir gerekliliğiydi. Bombalarını giyinirlerken hepsi sessizdi. Düşünceleri karışık değil. Ama film şeridi gözlerinde akmaya başlamıştı. Kimisi sarhoş babasını, kimisi yatağından sürükleyen askeri, kimisi bileti olmadığı için otobüsten atan şöförü görüyordu. Aralarından bazıları için bu ölüm ne bir ülkü ne de bir inanç içindi. Sadece onu hep küçük görenlere ben buradayım, sizden intikamımı alıyorum diyebilme şansıydı.
İlk gencimiz, hayatın içinde kendini nefret ettiği, kurtulamadığı bir yük olarak görmekten kurtuluyordu. Ölmeyi ne zamandır arzuluyordu. Gürültü çıkaracak sert bir yumrukla yere serilerek ölmek istiyordu. Bu kez, onun ölümünde insanlar onu konuşacak, yıllardır söylemeye çalıştıkları en azından belki bir kaç gün tartışılacak, ona hiç yüz vermeyen sarışın kız gazetede fotoğrafını görecek, kim bilir belki onu anlayacaktı.
Aslında kullanılmıştı. Hepsi kullanılmıştı. Daha binlercesi kullanılıyordu. Ama ne farkı vardı? Bugün Irak?ta, Filistin?de, Afrika?da yaşananlar, savaşlar, açlık, hastalıklar, petrol ve su savaşları, şu koca dünyanın tükenip yok olan parçaları ?kullanıcılar?a o kadar çok malzeme veriyor ki… Her gün binlerce çocuk, genç mahallelerine taşınacak adamı bekliyor.
Eşzamanlılık ne kadar ilginç. Şu anda, şu saniyede bir yerde birileri ölüyor, birileri açlıktan eriyor, bir çocuk babasının cesedi başında ağlıyor, birileri futbol maçı izliyor, birileri hisse senetlerine bakıyor, birileri purosunu yakmaya uğraşıyor, birileri sevişiyor, birileri sokak köpekleri için yürüyor, birileri uyuşturucu kullanıyor, birileri daha çok kazanmak için daha çok yok ediyor… Ve dünyanın mı Tanrı?nın mı bir oyunu bilinmez hepsinin, hepimizin yaşamı mutlak kesişiyor.
İstisnasız…
Bu yazının başlığına kızanlara gelince… Evet… Bu çocukları biz yaratıyoruz. Sadece devlet yöneticileri, medya kuruluşları, tırnak içinde ?önemli insanlar?, ?karar vericiler? değil… Biz onlara eşlik ediyoruz. Okuduklarımızı, gördüklerimizi sorgulamayarak, TV showlarının esaretinde yaşayarak, tüm dünyayı sadece sokağımızdan ibaret sanarak, bunun dışında olanlara kulak tıkayarak, görmeyerek, haberlerde izlediklerimizi sinema filmi gibi ilgisiz izleyerek, bencilce, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayarak, bizden olmayanı yok sayarak, dinlemeyerek, popüler olanın sadık takipçileri olarak hepimiz suçluyuz, suç ortağıyız.