En Çok Yorumlananlar
İki adam düşünün. Birisi o gün borsada 10 milyon dolarlık hissesinin yarısını kaybetmiş olsun. Diğer adam ise 50 bin dolarlık hissesini 100 bin dolar yapmış olsun. Aynı gece ikisi de yatağa girdiğinde hala 5 milyon dolar hissesi olan adam mı yoksa 100 bin dolarlık hissesi olan adam mı daha mutlu uyuyacak?
Hepimiz bir arzu çemberinin içindeyiz. Bu insanlığın doğal gereksinimi. Varoluşumuzun belki de kara lekesi. Öte yanda tüm eylemlerimizin, motivasyonlarımızın başlangıç noktası. Arzularımız, isteklerimiz bizi yönlendiriyor. Bizler de içimizdeki bu fırını doyurabilmek için yaşıyoruz. Örnek mi? Her gün. Her saat. Tıkabasa yemek yedikten sonra midemiz istemediği halde tatlıya hayır diyememekten; eski model arabamızı değiştirdiğimiz an daha da iyisine sahip olamadığımız için mutsuz olmaya kadar sürekli olarak doyurulmayı bekleyen bir arzu girdabının içindeyiz. Tam bir arzumuzu dindiriyoruz hemen yerine yeni bir tanesi geliyor. Cinsellikte, işte, alışverişte, evlerimizde, günlük hayatımızda böyle değil mi? Haftasonu planımızın gerçekleşmesini bir hafta bekledikten sonra hemen bir sonraki haftasonunu düşünüyoruz. Çok beğendiğimiz karşı cinse ulaştığımız anda eksiklerini görüyor daha iyisinin olabileceğini düşünüyoruz. Hiç durmuyoruz. Ne hikmetse, tam ulaştık mutluyuz derken bir başka arzu girdabının içine dalıyoruz.

Böylelikle yaşamlarımız planlamaların, doyurulmayı bekleyen isteklerin güdümünde belki de çemberin içinde dönen hamster?ın devinimleri gibi yaşanıyor. Ve mutsuz olan, savaşan, çıldıran, tükettikçe mutsuz olan bir dünya. Politikacılar, iletişimciler, egemen güçler bunu biliyorlar. Matrix filminde olduğu gibi, oluşturulmuş bir dünyanın içinde arzularımızın peşinde, günlerin nasıl geçip gittiğini anlamadan ve sahip olmak istediklerimize ulaştıkça mutlu olacağımıza mutsuz oluyoruz. Bolluğun içinde yoksunluğu, kalabalığın içinde yalnızlığı yaşıyoruz.
Hepimiz mutlu olmak istiyoruz değil mi? Bunun için çalışıyoruz, aşklar yaşıyoruz, tatile çıkıyoruz. Mutlu olmak istediğimize evet diyoruz da kendi hayatımızı, kendimiz olarak yaşamak isteyip istemediğimize ya da yaşayıp yaşayamadığımıza evet diyebiliyor muyuz? En az birkaç kez duymuşzdur mutluluk dışarıda değil içeride. İçimizde. Peki nasıl? Elbetteki felsefe tarihinde onbinlerce sayfaya sığmamış bir konuyu burada sonuçlandıramayacağız ama yazanın kendi bulduğu özet çözüme yer vereceğiz. ?Ben? olabilmek. Gerçekten, sözde değil, ?ben? olabilmek. Kötü yanlarımızla, eksikliklerimizle, fazlalıklarımızla, yanlış ve doğrularımızla ben olabilmek. Daha zengin, daha yakışıklı, daha iyi giyinen olmak yönünden çok daha çok ?ben?, daha iyi ?ben?, daha farkında ?ben? olabilmek yönünde bir gelişim ve günün her anında ?ben? olarak yaşamaya çalışmak. Ancak ?ben?i yaşamanın önündeki en büyük engel de arzular.
Dünün ve yarının prangalarından kurtularak, pozitif düşüncenin ışığında ?sen? olarak yaşamak. Otomobili sürerken yoldaki çukura odaklanırsanız o çukura girme ihtimaliniz artıyor. Arzularınızın farkında olarak, ?ben?liğinizi yaşayarak bırakın gelecek için endişelenmeyi. Hemen yanınızdaki eşinize dönün ve kocaman öpün. Bankadaki paranız azaldığı için ya da sizin kişiliğinize değer katmayacak bir ayakkabıyı alamadığınız için üzülmeyin. Bu gerçek değil. O ayakkabıyı almak ya da düşlediğiniz arabaya sahip olmak için gözlerinizden vazgeçer misiniz? Eşinizle, çocuğunuzla, sevdiklerinizle geçireceğiniz zamandan da vazgeçmeyin. Aynanın karşısına geçin ve güzel gözlerinize bakın. Siz olun. Sen ol. Sen böyle güzelsin, böyle güçlüsün.
Mutluluk içimizde. Dünya bizim algıladığımız biçimiyle var. Bu yüzden aynı olaya onlarca kişi farklı anlam katabiliyor. İnsna olarak çok karmaşığız. Bu çok doğal. Kültür, coğrafya, öğretilenler, varolanlar, inançlar, ego, alt ben üst ben, çok derin. Bu kadar komplike bir yapının bir çıktısı olan ?ben?i yaşamaktan daha güzel ne olabilir?
Sevmediğiniz adama gülümsemek, inanmadığınız bir şeyi yapmak, yalan söylemek, başka biri olmayı oynamak daha yorucu değil mi? Arzuların peşinde koşmak, hep bir şeyi kovalayıp yakaladıktan sonra tekrar başka bir şeyi kovalamak zor değil mi?Heleki ödeyeceğimiz bedel ?ben?den vazgeçmek ise. Ne kadar güçlüyü oynarsanız oynayın, ne kadar kendine güveneni oynarsanız oynayın yalnız kaldığınızda ya da kalabalıkta öfkeden, kıskançlıktan, yoksunluktan, ?ben? olamamaktan mutsuz olmak gerçekten de mutsuzluk verici değil mi?
Mutluluk içinizde. Nereye bakıyorsunuz? Güzelliklere, gerçek olana mı? Sizin kontrolünüzde olmayan dışsal yapay gerçeklere mi? Gerçekten ?sen? misin yoksa olmak istediğin, zihninin ya da Hollywood?un, medyanın yarattığı bir imgeyi mi yaşamaya çalışıyorsun? Bu yüzden mi Bağdat caddesine çıktığımda birbirinin kopyası aynı kıyafetler içinde, solaryumlu sarı saçlı aynı imgeyi simgeleştirmiş genç kız görüyorum. Ve o yuzden mi panik ataklılarla çevrem sarılı. Psikologların kapısındaki kuyruklar niyetlerimizle davranışlarımızı aynı sayfada buluşturamadığımızdan mı?
Mutluluğa giden yolda ilk adımı arzularımızın kaynağının dış dünyadaki kışkırtymadan çok içimizdeki bir kaynak olduğunun farkına varıp arzu çemberinden çıkmayı başarabileceğimiz ve ?ben?i sansürsüz yaşamaya başlamamız olarak görebiliriz.Tabi ki bu kadar basit değil. Bunun üzerine koşulsuz sevmeyi, karşılıksız verebilmeyi de ekleyeceğiz. Ama şimdi ilk adımdayız. Tekrar konumuza dönüp bu düşünce karalamasını kapatmak istersek son söz olarak diyebiliriz ki; elbetteki alkışlanacağız, elbetteki lüks bir otomobili kullanabileceğiz, elbetteki daha iyisini isteyeceğiz. Ancak bir şartla. Bunları ?ben?i öldürmeden yapabiliyorsak ve sahip olduklarımızın (somut ya da soyut) bize sahip olmaya başladığı anda onları bırakmayı becerebiliyorsak.