Duyduğu bir silah patlaması, ardından kulağından geçen kurşunun vızıltısı… Sonra bir tane daha, bir tane daha… Kolunda hissettiği çizik, delip geçen merminin ilk dokunuşu, sonraki büyük acının başlangıcı oldu. Aynı sızıyı, karnında, omzunda, bacağında ve en son kalbinin tam üstünde hissetti.
Önce dizlerinin üzerinde yere çöktü. Gördüğü son gözler, pencerenin ardında dehşetle, korkuyla ve babasına duyduğu sevgiyle bakan kızının bakışları oldu. Kıvırcık saçları, askılı çiçekli geceliğiyle, camda babasının vurulmasını ve yere yığılmasını izleyen küçük kızın… Ne kurşunun acısı, ne gömleğini bulayan kan, ne de geldiği ve anlamlandıramadığı dünyadaki son saniyeleri… Hepsini yok saydı. Vargücüyle kızının gözlerine baktı ve gülümsedi. Elini dudaklarına götürüp, kızına öpücük yollamak istedi, göğsüne kadar kaldırabildiği eli daha yukarı çıkamadı. İnadına gözlerini kapamadı ve kızının gözlerinin içine baktı, gülümseyerek… Son nefesini verdiğinde, üzerindeki kanlar ve cesedini tekmeleyip öldüğüne emin olmak isteyenler olmasaydı kızı babasını yorgunluktan uzanıp uyuduğunu düşünecekti…

Birkaç bin kilometre ötesinde iki basamaklı yaşına yeni giren oğlan çocuğu, annesinin ona öğrettiği ve ondan istediği gibi tüm metanetiyle, boyundan büyük kürekle önündeki çukura ilk toprağı attı. Birkaç gün önce hasta yatağında, anlamını bilmediği cihazlara bağlanmış elleriyle başını okşamaya çalışan annesi, bu kez bir kutunun içinde, ayaklarının dibindeydi. Annesi ona hep gülümsüyordu ama odanın önünde beklerken duyduğu seslerden annesinin acı çektiğini biliyordu. Yüzünde hiçbir mimik oluşturmadan kapının dibinde gözünden süzülen yaşlar, bu kez ellerinde küreğin ağırlığını hissederken süzülüyordu. Uzun zamandır annesi, yatakta ayaklarını gıdıklayarak onu uyandırmamış, ballı ekmeğini hazırlayıp okula göndermemişti. Babası ise hep neşesizdi. Bir daha ballı ekmeği yiyemeyeceğini biliyordu. Saçlarını da okşamayacaktı, önündeki kutunun içinden çıkıp gelmeyeceğini o kadar iyi anlamıştı ki… Babasına sarıldığında annesine verdiği sözü tutamadığı için üzüldü. Çok geçti. Hıçkırıklara boğularak, bağıra bağıra ağlamaya başlamıştı artık…

Kapının kilidi açılıp dairesine girdiğinde önce bir boşluk rüzgarı esti. İlk adımlarındaki ayak sesleri, boşlukta yankılandı. Eşyalar gitmişti. Salon boştu. Saatlerce seviştikleri koltuğun durduğu yerde, koltuğun ayak izlerinden başka bir şey yoktu. Mumlarla donatıp, peçeteleri özenle katladığı akşam yemeklerinin; nutellanın döküldüğü, sevdiği adamın parmağından burnuna çikolata bulaştırıldığı sabah kahvaltılarına ev sahipliği yapan masanın yerindeyse içinde birkaç parça eşyanın bulunduğu bir koli vardı. Yatak odasına yürüdü. Koridordan geçerken bir zamanlar odalar arasında gidip gelirken bile karşılaştıklarında yaşadığı kucaklaşmaları hissetti. Yatak odası neredeyse olduğu gibi duruyordu. Gardırobun kapısını açtığında, özenle ütüleyip astığı erkeğinin gömleklerinin yerinde bir tek beyaz gömlek asılıydı. Erkeği, onun bedenini o beyaz göleğin üzerinden severdi. Bazı geceler üzerinde sadece o beyaz erkek gömleğiyle kocasını karşılardı. Kocası, beyaz erkek gömleği içindeki kadının beyaz bir kuğuya benzediğini kulaklarına fısıldarken bedenini teslim ettiği geceler artık bitmişti. Zoraki gülümsemelerle, sessizliğin gücünü artırdığı, kardeş gibi yaşanan ayların ardından gitti adam… Çaresizlik içinde ve erkeğinin cesaretsizliği karşısında ayrılmayı ilk dile getiren o olmuş olsa da, yatağa oturduğunda, artık sevdiğinin kokusu silinmeye başlayan yastığı kucağına aldığında, tüm anılarını yeniden yaşayıp, kaybettiği aşkın, beyaz atlı prensinin sıcaklığının boşluğuna sarılıyordu. ..

Taksiden inen kaba adamın ardından gaza basarken kapıları kilitledi. Yeni yolcu almayacaktı. İnsanların tavırları, eline geçecek üçbeş kuruş için özel müşterileirn kapılarını açması içini yakıyordu. Birkaç yıl önce kaybettiği işi, sonra açtığı tekstil atölyesinin batışı, şimdi kullandığı taksiye gelişi… Yediremiyordu, nasıl olduğunu anlamadan sürüklenmişti. İçinde olmadığı kararların, hiç tanımadığı tanışmayacağı insanların kaderini çizdiğini hissetti. Bir piyon gibi… Ekonomik krizler çıkıyordu, savaşlar başlıyordu, açılımlar geliyordu… Onun derdi onunla gurur duyan ailesinin güvenini boşa çıkartmamak olmuştu oysa… Ufak oğlunun istediği oyuncağı aldığında, kaısına bir bileklik taktığında, büyük kızının yeni ayakkabılarını aldığında dünyalar onun oluyordu. O da bir işçi ailesinin çocuğuydu. Çocuklarının neler hissettiğini biliyordu. Babasını çok daha iyi anlıyordu. Artık çocuklarının istediklerini almak bir yana, faturaları ödeyemez olmuştu. Çocuklarını kolejde okutmak hayalleri kurarken, günlük yevmiyeyi çıkartmanın endişesine geçiş yordu yüreğini… Hele taksiye binen varlıklı ailelerin konuşmalarına, dert diye dile getirdiklerine kulak verdikçe inceden bir kıskançlık, kızgınlık, serzeniş hisseder olmuştu. En son dün gece karısı yatakta ona sımsıkı sarılıp, erkeğim dediğinde yüreğinde bir şeyler kopmuştu. Dikiz aynasında gözlerine baktığında kırmızılaştıklarını, yaşla dolduğunu gördü. Gaza abandı… Bodoslama korkuluklara giderken, akşam babasını bekleyen ufaklığı düşünüp aynı şiddetle frene bastı.
Mart ayının bir Pazar gününde, baharı umutla bekleyenlerdenim. Güneşin sıcaklığını özledim. Doğanın, kuşların, insanların başlarını kaldırmaya başlayacağı, bahar aylarını… Yaşamın, hatta her günün mevsimleri var. Yazdan ilkbahara, sonbahardan kışa geçişler…

Haftalardır Internet’te yazışıyorlar. Saatlerce sohbet edip, hayatı aşkı konuşuyorlar. İşe gittiğinde, eve geldiğinde onu mutlu eden tek şey yeni ve tanımadığı adamın online olduğunu görmek. Birbirlerinin dünyalarını harflerle paylaşmaya başladıklarından bu yana yalnız olmadığını hissediyor. Bugün başka bir şehirde, ekranın karşısında sevmeye başladığı adama ilk kez sarılacak. Otobüste gece boyunca hiç uyumadı. En sevdiği şarkıları kulaklığında dinleyip, hayaller kurdu. İlk buluşma anını hayal etti. Defalarca, yeni yeni senaryolarla… Yıllardır, yalnız olduğuna, olacağına inanmıştı. Aşkın olmadığına, insanların yalancı olduğuna, kimsenin onu anlamadığına.. Şimdi kocaman bir umut vardı içinde. Delilik yapmak istedi, ona öğretilenlerin tam tersi, kıpkırmızı güller aldı otobüsten iner inmez. Hayatla savaşını, iş yerindeki çabalamasını, sabahları öten alarmın sesini , korkularının, endişelerinin üzerini örten adama giden kilometreler bitmiyordu ki sonunda bitti. Buluşma noktasına geldiğinde, ayakta onu kucağında kıpkırmızı güllerle bekleyen adamı gördüğünde, nabzı damarlarını zorlayacak kadar hızlandı. Kalbinin sesi, şehrin sesini örttü. Ellerindeki gülleri gördüklerinde gülümsediler. Konuşmadan, kocaman sarıldılar. Yüzünü, ilk kez dokunduğu, ama yıllardır tanıyormuş gibi hissettiği adamın boynuna gömdüğünde, içine çektiği aşkın, huzurun, mutluluğun kokusuydu. Gözlerini hiç açmak istemedi… Sonsuzluk o anda başladı.

Adının okunmasını bekledikçe soluğu daha bir kesilir oldu. Ortaokula başlayana kadar, konuşmasının zor olduğunu , tıpta çok az örneğinin olduğunu söylediler. Bir sabah ilk kelimeleri duyulduğunda ailesi sevinçten çıldıracak hale gelmişti. Geceleri köylerinin sokaklarını hiç görmedi, sokağa çıkılmazdı. Bazı geceler silah sesleri duyar, annesi yine yağmur yağacak gök gürlemeye başladı derdi. Gök gürlemesini, silah sesleri bildi… Ya da tam tersi. Köylerini bırakıp şehre döndüklerinde akvaryumdan çıkan bir balıktan farkı yoktu. Abisi ise yoktu yeni şehirde. Bir gece gök gürültüsü alıp gitmişti ağabeyini… Sıra arkadaşlarının konuştukları dili bile tam anlamıyordu. Ailesi liseyi bitirip işe gireceğini, iyi işi olacağını söyledi durdu. O üniversiteye gitti. Hem de avukat, doktor, mühendis olmak için değil… Yıllarca içinden söylediği şarkılarını insanlarla paylaşmak için konservatuara gitti. Birinciliği bırakmadı. Ondan beklenmeyenleri defalarca yaptı. Sıska bedenine, kıyafetlerine, konuşmasına bakarak ona hep yapamayacaklarını söyleyenlere inat yapamayacaklarını yaptı. Bugün yüzlerce insanın alkışları arasında, ona hep dışardan gözlerle bakan, anlamaktan uzak insanların önünde… Sahneye çıktığında eline verdikleri plakete, alkışlara sevinmedi, duygulanmadı. En ön sırada oturan, gecelerini paylaşan, konuşamadığı yıllarda ona ninniler, masallar okuyan köylü annesinin ağlamaklı ama gurulu gözleri, aldığı gerçek ödül oldu.

Yaşamımdaki insanlardan sadece birkaç tanesinin hikayesi bu Pazar sabahı odama geldi. Baharı bekleyen benim geçmişimden kesitleri canlandırdı. Çayımı, sigaramı alıp, gökyüzünü seyrettim. Puslu, buğulu bir Mart sabahında, bulutların ardından kalan bana ışığını ulaştıramayan Güneş ile sohbet ettim. Er ya da geç aramızdaki bulutlar çekilecek, engelsizce tenimde dolaşacak. Mevsimler akıp geçecek… Doğadan, hayatımdan, hayatımdakilerden… Her bir mevsim ayrı ayrı yaşanacak, bir diğerini unutmadan ve yeniden her birinin sırasıyla geleceğini bilerek…

Yüreğinin sesini duyuyorum, arayışını biliyorum. Bedenimi, ruhumu sonuna kadar açtım. Ruhum benim liderim. Yaşamın hesap defterini kapatıp, izlemek yerine yaşamaya başladığın an neler hissedeceğini hissetmek, benim varoluşumun ta kendisi..

Yorum Yok
  1. Henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yapın