En Çok Yorumlananlar
Kendi hayatımı, kendi yarattığım imgelerin esaretinde yaşamaya devam ediyorum. Çoğu zaman, bir dilenciye sadaka verirken, bir yoksula yardım ederken, önemli olan yardım ettiğim kişi değil, ?cebindekini yoksul ile paylaşan örnek insan? imgesi aslında. Kendi hayatım yerine yarattığım imgeleri yaşıyorum. Milyarlarlarca insan gibi. İyi bir eş, iyi bir öğrenci, güçlü bir erkek, fedakar ev kadını, başarılı iş kadını…

Kendi imgelerimin sahnelediği tiyatronun sahnesinde rol alıyorum. Bunların ne kadarı bana ait bilinmez. Reklamcılar, politikacılar, iletişimciler, bizim imgelerimizle oynayarak ya da bize ait olmayan imgeleri yaratarak bizi yönlendiriyorlar. En basite indirgersem, mağazadaki siyah gömleği çok sevdiğim için değil, o ipek gömlekle yarattığım seksi, güçlü erkeği yaşatabilmek için satın alıyorum.
Kendi hayatımı değil, imgelerin dünyasını yaşıyorum. Böylelikle yaşamımı müdahalelere açık hale getiriyor, kendimi yaşayamıyorum. Yıllar ilerledikçe, olgunlaştıkça yaratılan imgelerden sıyrılmak da bir o kadar zor oluyor. ?50?li yaşlarına gelmiş, saygıdeğer, başarılı işadamı, iyi bir baba? imgesini yaşatmak uğruna belki çok büyük bir aşktan vazgeçiliyor, yepyeni başlangıçlar görmezden geliniyor. Önce yarattığımız, sonra yaşamaya başladığımız imgelerimizin gölgesinde yaşıyoruz. İnsanın, kendi imgesinden sıyrılması o kadar zor ki…
Her zaman üçüncü bir göz beni izliyor. Işıklar kapalıyken, yatakta sevişirken bile sanki biri beni izliyor. İmgelerime uygun yaşayıp yaşamadığım denetleniyor. Otobüste sevgilimi dudaklarından öpemiyorsam bu otobüsteki insanların kızmasından değil, sadece ?toplum ahlakına aykırı hareket eden, edepsiz, hatta sapık? imgelerinden birini yaratmak endişesinden.
Evli bir adamın, genç bir kadınla ilişkiden kaçınmasının nedeni istememesi değil, bunun bilinmesi durumunda oluşacak ?rezil, ahlaksız, kötü, karısını aldatan? kısaca negatif yüklemelerle dolu bir imgenin oluşma korkusu. Ve bu korku, yaşamak istediği halde, belki de hayatının en güzel aşkını, en keyifli anlarını harcamanın yolunu açıyor. Bu imgelerin yıkılma olasılığına karşı bir koruyucu kalkan daha var Allah korkusu. Belki iyi bir planla sarışın bayanın teniyle dans edebilecek ve asla enselenmeyecek, ama ya Tanrı?nın gözleri? Bir şeyi unutuyoruz. Bir şey yaşanmak istendiği anda, yaşanmış kadar gerçekçi oluyor.
Milan Kundera, hislerin oynanmaya başladığı anda bittiğini söylüyor. Aşkın, alışkanlığa dönüşmesi gibi. İşyerindeki ilk şevkin zamanla otomatikleşmesi ve her sabah aynı ofiste olmanın vasat bir ritüele dönüşmesi gibi. Seni seviyorum demekle, seni seviyorum diyen adamı oynamak; en başa geçtikten sonra işleri sahiplenmekle, yıllar sonra o görevi oynamak arasında ne kadar çok fark var. Atılan her adım, yapılan her başlangıç yeni bir ?imge? ve her yeni ?imge?, yeni bir pranga.
Nereye kadar? Her şeyi, her hissi, her olguyu olduğu gibi görene kadar. Ne en unutulmaz zaferler çok önemli, ne en büyük acılar yok edici… Kilit kavram ?ölüm?. Ölüm, bugünü nasıl anlamsız kılıyorsa bir o kadar anlamlandırıyor. Milan Kundera şu anki hislerimi aktarma isteğimi ?Hisler aktarılmaz, düşünceler aktarılır. Okuyucu, anlamsız, karşık düşüncelerin ardından yazarının hislerini okur? diyerek bastırıyor. Ben de ona katılıyorum.