Bir çocuk ağlıyor karanlığın içinde ve her ne hikmetse kimseler duymuyor çığlıkları…

Sabah ayazı yüzüme vuruyor, sessiz sakin hafif çakır keyif Taksimden Tünel?e iniyorum. Yine ben, hayallerim, umutlarım, aşklarım, heveslerim, düğümlerim… Gecenin yolcuları eşlik ediyor, tablomu süslüyor. Galata?da soğuk abartıyor, yanaklarım kasılıyor, umutlarım donuyor. Bir kapı ağır ağır gıcırdayarak açılıyor. Saçı başı darmadağın, ceketi elinde, makyajları akmış, çorabı kaçmış, buruşmuş eteği ile bir kadın soğuk taşlı sokağa adımını atıyor. Bir an göz göze geliyoruz. Yenilecekmiş gibi bakılmaya, aşağılanmaya alışmış gözleriyle bana bakıyor ve hemen kaçırıyor. Ondan önce ben kaçırıyorum. Sonra tekrar buluşuyor. Kontrolsüzce ve içimden gelerek günaydın diyorum. Sadece gülümsüyor. Gözler işini biliyor. Gözler yolunu buluyor. Gerçeği anlatıyor. O belki gündüz imparatorluğunun arasına karışmış hanımefendi kılıklı prototip kadınlarından çok daha namuslu bir anne, belki vefalı bir kız çocuğu, belki çocukken tecavüze uğramış, töreden kaçmış talihsiz bir kadın. Aynı yöne yürüyoruz, adımları hızlanıyor ve aramızdaki mesafe açılıyor. Laf atmaya çalışan birkaç tip benden çekinerek sadece müstehcen hayaller kuran gözleriyle kalçalarına bakıyor. Onun adımları hızlandıkça benim aylaklığım artıyor. Uzaklaşıyor ve siluete dönüşüyor. Sonra da kayboluyor.

Galata kulesinden kıvrılıp Karaköy?e inerken sızmış iki genç merdivenin kuytusunda yatıyor. Bir pezevenk merhaba abicim diye diye yanıma geliyor, iki travesiti yolun kenarında makyajını temizliyor, Aksaray?ın ortasında dillerini bilmediği iki erkeğe sivri topuklu taciri tarafından pazarlanan genç kız, köhne bir fırında ekmek hamurunu yoğuran, belki de yakılan bir köyden kaçmış delikanlı, başını cama yaslamış taksici, evsiz bir ihtiyar, elinde paketleriyle o saatte mendil satmaya çalışan çocuk…

Bir an tükenmişliğin içinde yürüdüğüm hissine kapılıyorum. Bu his bana gerçek dünyayı anlatıyor. Gerçek burda diyorum. Gecenin karanlığında. Gündüzün insanları çekildiğinde gerçeğin oyuncuları sahneye çıkıyor. Gündüzün insanları evlerinde mışıl mışıl uyurken, sabah haberlerini izlemelerine sadece birkaç saat varken en sevdikleri haberler bu saatlerde pişiyor. Bir genç ilk kez uyuşturucuyla tanışıyor, genç bir kız ilk kez pazarlanıyor, … Gündüzün insanları gazete sayfalarında ahlarla vahlarla, yorumlar yaparken hayat burada dönüyor. 17 aylık bebeğe bu saatlerde tecavüz ediliyor.

Gündüz insanlarından biri olarak utanıyorum. İçimde bir huzursuzluk hissediyorum, riyakarlık. Ben bu insanların hayatlarını sadece ziyaret ediyorum. Filmin içinden geçiyorum ve çıkıyorum. Eve dönüp biraz uyuduktan sonra güneşin yalancılığına kapılıp, düzenli hayatıma başlayacağım. Ve gecenin karanlığı ne yazık ki bu gündüzcülerin riyakarlığından besleniyor, tüketme hırsından, açgözlülüğünden. Güvende olduğumu sandığım, gazete haberlerinin benden uzakta olduğunu sandığım hayatıma. Oysa, yanı başımda, yan sokakta, belki de alt komşumda yeni haberler pişiyor. Önüme konan haberlere kızacağım, söveceğim, lanetleyeceğim, hatta üç beş kuruş yardım yapacağım, vicdanımı rahatlatacağım. Oysaki etrafımız çoktan sarılmış, batağın içinde hapsolmuşuz da haberimiz yokmuş.

Kabul etmekten korkuyorum. Çaresizliğimi, zavallılığımı kabul etmekten. Elimde sihirli bir değneğin hayalini kuruyorum için için… Evsiz çocukları kurtaracak, uyuşturucuyu yok edecek, fakirleri doyuracak, felaketleri durduracak ama yok. Ama bu kolay olan yol ve bir bahane belki de… Kendimi temize çıkartacak, vicdanımı rahatlatacak bir arayış. ?Elimde sihirli bir değnek yok? ?Barış için dua ediyorum? ?Suçluları lanetliyorum?… Traji komik ifadeler. Ve bu ezilmişliğin altında, tıpkı sevdiği kadını unutmaya çalışan adamın kendini alkole vurması gibi hayatın yanılsamasını içine atıyorum kendimi… Kah sinemadayım, kah kafedeyim, bazen play station başında bazen Nişantaşı?nın ?çakkıdı? mekanlarında…

Galiba uyumalıyım… Zihnim bulanıklaşıyor. Gecenin gerçek kahramanlarından başladığım gecede şimdi çevremdeki herkesin ve benim bir yanılsamanın içinde yaşayan zavallılar olduğumuzu düşünmeye başladım. Pahalı oyuncaklarıyla oynayan, satın aldığında mutlu olan, oburluğuyla aldığı kiloları tüketmeye spor salonuna koşan, aslında öğrenilmiş ben merkezciliği yaşayan, aşklarını bile avuntu olarak yaşayan, başladığını bitiremeyen, ordan oraya sürüklenen, bir hengamede yaşlanan ve niye yaşadığını anlayamadan göçüp giden bir kalabalığın içindeyim.

Senden ben özür dilerim küçük bebek… Sen sadece hepimizin günahının bir ucusun, onbinlerce sonuçlarından birisin. İlk olmadığın gibi son da değilsin… Bir zincirin halkasısın. Daha fazla tüketmek için yaşayan, sevgisizliğin pençesinde boğulan yukarıdaki kalabalığın yarattığı bir izsin. Belki de bugün senin acını paylaşanlar, yıllar sonra Galata?da soğuk taşlara gecenin ayazında ayak bastığında seni ayıplayacaklar. Kim bilir? Tek yapabileceğim senden özür diliyorum. Ben de suçluyum. Senin için bir çift ayakkabı aldım. Odamdalar. Bana seni hatırlatacaklar ve ben seni unutmayacağım.

Uykuyla uyanıklık arasındaki çizgideyim. Garip bir hayal mi, halisülasyon mu, düşünce mi bilmiyorum. Ama efelenen bir dünya görüyorum, fiziki dünya ayaklanmış ?yeteeeer be? diye bağırıyor, silkiniyor üzerindekileri uzayın boşluğuna fırlatıyor. Sağa sola debeleniyor üzerindeki her şeyi boşaltıyor.

Bir inleme, mırıltı halinde, maskelerimin yerle bir olduğu anda fısıldıyorum ?Tanrım beni bağışla; Tanrım bizi bağışla?…

3 Yorum
  • betül alakent
    13 Kas 2008 16:05

    Teşekkürler… Hayatımın en düğüm noktasında en bunaldığım anda karşıma çıktı hayatın bu kareleri… Küçük bir ilde küçük bir ajansa sıkışmış bir dergi için birşeyler karalamaya çalışan birine umut oldu yazılarınız. Hem de sizden habersiz hem de hiç farketmeden… Hiç bir işe yaramıyorum, ne işim var benim burada,ne yapıyorum ne yapmalıyım, asıl mesleğim olan halkla ilişkiler adına birşey yapamıyorum derken asıl mesleği halkla ilişkiler uzmanlığı olan bir kişinin yazdıkları ve yazılarındaki samimiyet umut oldu benim için… Tamda bu noktada belki bir başkası içinde ben umut oluyorumdur diyerek içimi bir sevinç kapladı. Bana bu duyguyu yaşattığınız için teşekkürler…

  • incitanesi
    14 Kas 2008 18:54

    diyorum ki şimdilerde kendi kendime;şanslıyım…evet şanslıyım çünkü yüreği güzel kalmış her şeyden önce günümüzde nesli tüketilmeye çalışılan “güzel” ve “güzel insan” kavramının içini doldurabilen insanların hala yaşıyor olması…
    yazmak;zor bir iştir aslında…konuşmak ;gelişigüzel de olsa bir şekilde anlaşılır ama “yazı” gerçekten de emek ve saygı isteyen bir şarkı gibidir aslında!eğer ki şarkıyı dinlerken müziğin ses rengine ,tonlamasına dikkat etmezsek ;söylerken de başkalarının dikkat etmesini beklemek haddimize düşmez!yazı;bizim kendi ağzımızdan söylediğimiz şarkılarımızdır… konuşurken yazdıklarımızdan daha çok şey anlatırız uzuvlarımızla fakat yazarken ;işte orda çok mühim bir nokta karşılar kalemimizdeki “biz”i…o da anlatılmak istenen duyguyu karşımızdakine net ve gerçek anlamıyla aksettirebilmektedir işin sırrı…yani bir nevi kelime canbazlığı da denebilir!zordur kelimelerin dilini konuşmak ve onları anlayabilmek…

    anlatılmak isteneni o kadar güzel bir mesaj niteliğinde vermişsiniz ki tekrar diyorum “yüreğinizden akan dizelere,yüreğinize sağlık”…tebrik ederim sizi::)

    ihtiyacınız yok belki de ama ben dillendirmek isterim izninizle;

    yolunuz da şansınız da açık olsun….

    üstad:) yola devam…

    yelkenler fora…

    İNCİTANESİ

  • Ufuk Tarhan
    9 Haz 2009 15:46

    Tek kelime ile bayıldım!
    Bugünkü ziyaretimden sonra başka hiç bir şey gelişmese de bana kalacak çok büyük bir artı var; sizi tanımış olmak ve yazılarınızı keşfetmek… Kutlarım.

Yorum Yapın