Olmak istediğim ben ve olduğum ben. Olmak istediğin sen ve olduğun sen.
Hepimizin içinde yaşayan, zihinlerimizi kurcalayan, mutsuzluklarımıza yol açan, mutluluklarımızı gölgeleyen, motivasyonlarımızı sağlayan, içimizdeki büyük savaş. Bazen bir şarkı ile bizleri uzaklara götüren, bazen bir kızgınlık anında içimizi burkan….
Söylediklerimiz, inandıklarımız, olması gerektiğini bildiğimiz ve bir türlü olmayı başaramadığımız.

Yalan söylememen gerektiğini bilirsin ama söylersin.
Dürüst olman gerektiğini bilirsin ama olamazsın.
Arkadaşının sırtını yasladığı tek duvar olmak istersin ama olamazsın.
Her şeyi dostun için sunman gerektiğini savunur ama sunamazsın.
Asla boyun eğmeyeceğini düşünür ama eğersin.

Ve en acı veren de bunları asla kabul edemezsin. İnandıklarınla ters düşecek olan her davranışın için hazır bir kılıfın vardır. O an yapman gerekeni yapmışsındır, yalan söylemen gerekmiştir, aslında karşındaki yalancıdır, seni kandırmıştır, iki yüzlülük yapmıştır, seni anlamamıştır. Kendinde görmek istemeyeceğin her şey, çevrende bir yerlerde karşına çıkar ve birilerinde yaşar, bir aslı olmadığı, tek kaynağı sen olduğun halde bilemezsin. Bilemezsin çünkü bilmek seni çıldırtır, tüm oyunu bozar.

Nietzsche çok net olarak diyor ki; her bireyde iki ana kişilik yaşıyor. Bir yanda olmak istediğimiz, diğer yanda olduğumuz. Hep bir gün olmak istediğimiz gibi olmak için yaşarız. Ve işte en büyük aşklar, saplantılar, unutulmayan dostlar ve aşıklar… Kendimizde bulmak isteyip de bulamadığımız, görmek isteyip de göremediğimiz nitelikleri taşıyanlara, yansıtanlara ya sırılsıklam aşık oluruz ya da hayranlık duyar, sorgusuz sualsiz peşinden gider, saplanır kalırız.

Henry Miller ise, bireylerin gerçekten inandıklarını söyledikleri, yaşamak istedikleri hayatı cesaretle yaşadıkları, toplumsal baskının yarattığı tortulardan silkinip kendi benliğini görebilenlerin yaşadığı bir dünyada ne yazarların, ne askerlerin, ne de filozofların varolamayacağını yazıyor.

Hikaye dönüyor dolaşıyor yine bize, içimize geliyor. Akşam yatağa gitmeden aynaya baktığımızda, sabah pencereden doğan güneşi izlediğimizde gerçekten kendi inandığımız ve bize ait olan hayatı mı yaşıyoruz; yoksa bize öğretilen, bize ait olmayan kalemlerle çizilmiş bir hayatı mı?

En azından bu kez, hiç değilse bir kez dürüstçe cevap verir misin? Sadece biraz daha cesaret…

Yorum Yok
  1. Henüz yorum yapılmamış.
Yorum Yapın